17 Mayıs 2025 Cumartesi

 

CAHİLİN SONSUZ ÖZGÜVENİ

Siz de sık sık yaşıyorsunuzdur benim gibi. Bir sohbet esnasında okuduklarınızdan ve yaptığınız araştırmalardan elde ettiğiniz bilgilere dayanarak bir fikrinizi beyan edersiniz. Siz daha cümlenizi bitirememişken söz konusu mevzuda hiçbir bilimsel kaynak okumamış biri, sadece televizyondan duydukları ve sosyal medyadan öğrendikleriyle sizin sözünüzü keser. İnsana bu hususta akademik bir çalışması olduğunu düşündürten ve hatta sizi kendinizden bile şüpheye düşürtecek kadar kendinden emin tavırları ve ses tonuyla bir şeyler saçmalar. İşte bu arkadaşlarla herkes mutlaka bir gün müşerref olacaktır benim güzel ülkemde. Bu deneyimi bir köy kahvesinde, çarşıda, pazarda eğitimli olmayan insanlarla yaşayabileceğiniz gibi çalıştığınız kurumlardaki eğitimli iş arkadaşlarınızla da yaşamanız kuvvetle muhtemel. Hem yanlış bilip hem de yanlışında bu kadar ısrarcı olan insanlar acaba dünyanın tüm ülkelerinde de bu kadar yaygın mıdır diye düşünürken aklıma Dunning-Kruger Etkisi geldi. Bu sendromun özünü ‘bilmediğini bilmemek’ olarak özetleyebiliriz. 1999 yılında Dunning ve öğrencisi Kruger ‘Yetersizler ve Bunun Farkında Değiller’ isimli makalelerinde araştırmaları için yaptıkları deneylerin sonuçlarını yayınladılar. Gerçekleştirdikleri deneylerde katılımcılara mizah, dil bilgisi ve mantık alanlarında dörder test uyguladılar. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Çünkü en düşük puanı alan grupta bulunanlara bu testlerde kendilerini ne kadar başarılı gördükleri sorulduğunda çok başarılı olduklarını ifade ettiler. Aksine testlerde yüksek puan alanların ise kendilerini olduklarından daha başarısız olarak değerlendirdikleri görüldü. Yani öğrendikçe ve bilgisini artırdıkça ne kadar az bildiğini, öğrenmesi gereken ne kadar çok şey olduğunu düşünen yüksek puanlı grup kendini olduğundan daha başarısız görürken hiçbir konuda hâkimiyeti olmayan düşük puanlı grup kendini olduğundan çok daha başarılı hissediyordu. İşte parti, siyasi görüş, ideoloji, din, ırk, özelde futbol genelde takım fanatizmleri faşizme varan bir öfke, cesaret ve haklılık duygusuyla kendisinden farklı düşüneni öldürmeye varacak kadar şiddet içeriyorsa bu durum yetersizliğinin ve bilgisizliğinin farkında olmayan Dunning-Kruger sendromuna yakalanmış kişiler nedeniyle yaşanmaktadır. Bizim çok güzel bir ifademiz var: Kifayetsiz muhterisler. Bence bu söylem Dunning-Kruger Etkisini muhteşem bir biçimde karşılıyor.

Ne kadar az biliyorsan, o kadar az sorguluyorsun. Sorgulamadığında ise herhangi bir konuda fikrin değil körü körüne bir inancın oluyor. Çok enteresandır bu insanlar hiçbir bilimsel veriyle de ikna olmuyorlar. Bu katılık hoşgörüsüzlüğü, farklılıklara katlanamamayı, kendi dünya görüşünü dayatmayı getiriyor. Dün farklı şekilde bugün daha değişik bir biçimde ülkemizde yaşadıklarımız gibi.  Şu an sandıklara gidip oy kullanarak kendimizi demokrasiyle yönetiliyoruz diye kandırdığımız tuhaf sistemi de Dunning-Kruger Etkisindeki seçmenler nedeniyle yaşıyoruz.

Platon’un çok sevdiği, büyük hayranlık duyduğu hocası Sokrates, ‘kentin inandığı tanrılara inanmadığı, yeni tanrılar icat ettiği ve gençleri yoldan çıkardığı’ için suçlu bulunup ölümle cezalandırılıyor. Bu büyük kayıptan sonra Platon demokrasiden nefret ediyor. Çünkü döneminin en bilge, en dürüst, en erdemli insanı olan Sokrates, yobaz ve cahillerin oylarıyla öldürülüyor. Hocasının ölümünden sonra Platon demokrasinin eğitimli toplumlar için uygulanabilir bir yönetim şekli olduğuna karar veriyor ve Devlet isimli kitabında ideal devlette ülkeyi yönetenlerin çok sıkı bir akademik eğitimden geçen filozoflar olması gerektiğini savunuyor. Tabii bu filozofların seçilebilmesi ise yüksek eğitimli bir toplumla mümkün. Sonuç olarak eğitimsiz bir toplumda demokrasi var deniyorsa bunun anlamı şudur: Hükümet, psikoloji destekli toplum mühendisliğiyle ya hiçbir şey bilmediği halde her şeyi bilen! halkın dini ve milli duygularıyla oynayarak iktidarda kalıyordur ya da onu yoksullaştırılıp sadakaya muhtaç bırakarak,  ona ‘bu hükümet giderse elimdekinden de olurum’ korkusunu yaşatarak koltuğunu korumayı başarıyordur. Tabii ki bu ikisi bir arada kullanılırsa etkisi daha güçlü olur.

Her şeye rağmen dünya siyasi tarihinin insanlığa bıraktığı en iyi yönetim şekli laik, güçler ayrılığı olan bir demokrasi ama Dunning-Kruger Etkisindeki bir toplumla değil.

2 Mayıs 2025 Cuma

 

EKONOMİK KUTUPLAŞMA ve ETİK DEĞERLER

Biz sadece laik-dindar, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, açık-kapalı, erkek-kadın olarak değil zengin-fakir olarak da ayrışmaya başladık. Orta direk ortadan kalkmaya yüz tutunca toplumda kısmen de olsa var olan ekonomik homojenlik de yok olma yoluna girdi. Beyaz yakalıların alışkanlıkları, gereklilikleri yavaş yavaş imkanlı olmaktan çıkmaya başladı. İki ebeveyni de çalışan bir çocuğun özel okula gitmesi önceden de zordu ama şimdi imkansız hale geldi. Hafta sonları sinema, konser veya tiyatroya gidip normal bir lokantada bir öğün yemek yiyebilmek bütçeleri zorlar oldu. Ülkemizi ve dünyayı ortalama standartlarda gezip görmek, yılda bir hafta deniz tatili yapmak kıskanılası lüksler sınıfına girdi. Hobi kurslarına gitmek müsriflik oldu. Buraya kadar saydıklarım Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en üstte yer alan kendini gerçekleştirme basamağının gerekleri. Ama orta sınıf şu an neredeyse barınma ve güvenlik adımında sıkışmış durumda. Orta sınıf Maslow’un kendini gerçekleştirme basamağına tekrar ulaşmaya çalışırken yukarıda ve aşağıda neler olduğuna da bakmak lazım. Alt gelir düzeyinde en temel fiziksel ihtiyaçlarını karşılama ve barınma sorunuyla ezilmiş bir asgari ücretli , emekli, öğrenci sınıfı varken üst gelir düzeyinde tamamen sahtekarlık ve devlet gücünü kullanarak elde edilmiş kendini bilmez bir şımarıklık yaşanıyor. Kara para aklamadan rüşvete, dijital sahtekarlıklardan dolandırıcılık şirketlerine her yerde ahlaksızlık, yalan, kaba kuvvet, cinayet, mala çökme, görgüsüzlük, pespayelik şeklinde kendini gösteren bir zenginlik boy gösteriyor. Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grup toplam gelirin nerdeyse yarısına sahipken ülkenin yüzde 80’i gelirin diğer yarısıyla yaşamaya çalışıyor. Sosyal medya kullanımındaki şımarık ve görgüsüzlükle bezeli davranışlar nedeniyle bu uçurum göz önünde yaşanıyor maalesef. Doğal olarak  bu yaşantılar insanların gözlerine sokularak, neredeyse tuhaf bir hırs ve hınçla gösterilirken, toplumun yüzde sekseni şaşkınlıkla olanları seyrediyor. Bir taraf pazar alış verişinde patates, soğan alırken dahi düşünürken, şişe suyu alamazken diğer taraf bir gündeki iki öğününü farklı ülkelerde nasıl keyifle yediğini paylaşıyor bütün detaylarıyla.

Göz önünde yaşanan bunca kepazelik karşısında bir kin ve nefret iklimi sarıyor ülkeyi. Günlük yaşam atmosferimizi bu şekilde kirleten, rahat ve özgürce nefes almamızı engelleyen bir habitat içinde yaşayabilmek için debelenip duruyoruz. Bazen öğrencilerimle ettiğim sohbetlerde fark ettiğim şeyler dudaklarımı uçuklatıyor örneğin. Tüm öğrencilerime daima okumanın, eğitimli olmanın bir avantaj olduğunu, özellikle kız çocuklarının üniversite mezunu olması gerektiğini anlatırım. Yine böyle bir sohbetimizde bir kız öğrencim ‘Ben zengin bir kocayla evlenip çalışmayacağım, bu yüzden okumama gerek yok.’ demişti bana. Ben de bir süre şaşkınlıklar içinde bakakaldıktan sonra ‘Her insanın hayatının garantisinin yine kendisi, kendi gücü, mesleği olmalıdır. Kocalar, babalar, analar bir gün ölebilir, zenginlikler bitebilir. İnsanın hayattaki en büyük güvencesi kendi emeği ve gücü olmalıdır.’ diye açıklamaya çalışsam da bu öğrencimin fikrini değiştirebildiğimi zannetmiyorum. İşte bu yaşadığımız kutuplaşma bir yandan fakiri zengine düşman ederken bir yanda da gençlerimizi paradan başka bir değer olmayan hayatlara özendiriyor maalesef. Para gelsin de nereden, nasıl  gelirse gelsin düşüncesiyle var olmaya çalışan insanlar çıkıyor karşımıza. Bu kafa yapısına sahip bir insana para için yaptırılamayacak bir şey yoktur. Etik değerlerden yoksun, pragmatist, bencil ve kendi konforundan başka bir şey düşünmeyen insanlardan müteşekkil bir toplum olmanın yollarına taş döşüyor alt sınıf ile üst sınıf arasındaki ekonomik uçurum. Bu şekilde düşünen çocuklarımız mafyaya, uyuşturucu satıcılarına, fuhuş çetelerine kolaylıkla yem olabilir, oluyor da nitekim. Emekliler, asgari ücretle çalışanlar, binlerce işsiz, milyonlarca üniversite öğrencisi düşünülmüyorsa bile en azından çocuklarımızı korumak için ekonomideki bu zengin ve fakir arasında her geçen gün gittikçe büyüyen uçurumun ortadan kaldırılması gerekiyor.

7 Ocak 2025 Salı

 ARİFE KALENDER/YAZ ÜŞÜMESİ


DELİLİĞİN SÖYLETTİĞİ

Bir kitabın emirleriydi, yetmedi

bağlanan kollar, biçimlenen arzu

hırsızlığa başladım, zinaya ve belaya

böyle başladı yamuk ve kırık çizgiler


bir avmışım orman kuytularında 

ya da derede sazan, arının dadandığı üzüm

payıma düşen kitabın yazdığından fazlaymış

ah, amirini tanıyamadığım emirler

deliliğin söylettiği sözcükler


ağaç dalları arasından göklere baktım

bulut oyunlarıdır keder

yağar bazen geçer gider

öyle bir yere geldim ki şimdi

her şey bir oyunmuş meğer


her şey bir oyunmuş meğer

hormon zorbalığı, ten çılgınlığı

sevgilim birer böcekmişiz aslında

sopalarla yürüyüş yolu değiştirilen


bir kitabın emirleriydi okuduğum

dibe vurdum, yüze çıktım, kurtuldum

turnaydım yükseklerde, kanatlarım uçma yorgunu

geçtim kitaplardan, harfe semah durdum


harfe semah durdum

kitaptan çıkalı çok olmuştu

her şey harfti, Tanrı harf

ruhum emirlere uymadı, biçimsizdi gövdem

sesin soluğu, özgürlüğün ıslığıydı duyduğum



ŞU GELEN SONBAHAR MI?

Şu gelen sonbahar mı?

salmış yollara zincirsiz rüzgarı

ağaçları budanmış bahçelerde

yorgun yaz şarkıları iğdelere asılı


ben de koştum mevsimlerin peşinden

kırıldım da yaprak döküldü benden

senden vazgeçtim derin uykular

bak! şuramda izi duruyor yaralı bir akşamın

kabuğumun altında sancısı saklı


Şu gelen sonbahar mı?

Kim tanır ayak seslerini güllerden başka

bir çocuğun sızlayan ayakları, dizleri ihtiyarın

yağmur da bilir elbet, çıkar gizlendiği yerden

kayalara iner yıldırımları


bir yanı yanıyor dünyanın, bir yanı sel

sanal yaşam inşasında çalışıyor çocuklar

eskiden yalnızca hüzün taşırdı güzler

sevgiye dair tüm sözcükler yaşlandı


Geçen yıl da aynı sonbahar

canımı acıtmıştı